30 Eyl 2009
Perfume:The Story of a Murderer
8 Ağu 2009
Sunset Blvd.

5 Ağu 2009
Alice in Wonderland

27 Tem 2009
Public Enemies - Halk düşmanları

19 Tem 2009
Taken - 96 Saat
15 Tem 2009
Get Smart

28 Haz 2009
Pixar Animasyonları
Mesela, balonların uçurduğu bir evde gökyüzünde dolaşmayı istemeyen yoktur herhalde. Şahsen ben isterdim. Henüz filmi izleme fırsatım olmadı, büyük bir ihtimalle bu animasyon için sinemaya gitmeyi tercih edeceğim.
Up
Pixar'ın son marifeti ise Partly Cloudy. Bu kısa filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.
Bir diğer bayıldığım kısa film Presto. Bilindik sihirbaz, tavşan durumunu çok eğlenceli bir biçimde anlatmış.
Bu filmleri sevdiyseniz For the Birds, Boundin' ve One Man Band de hoşunuza gidecektir.
6 Haz 2009
Skhizein

Filmin benim görebildiğim tek mantık hatası kahramanın herşeye uzak olurken neden teleskop ile birebir temasta olduğuydu. Sanırım bu bir hata, yoksa benim kaçırdığım bir durum mu var?
1 Haz 2009
Splinter

Yollarına devam eden iki kaçak ve iki esir benzin almak için durdukları benzinlikte ne idüğü belli olmayan bir organizma tarafından kapana sıkıştırılır. Kadın kaçak ölür ve diğer et parçaları ile birleşerek organizmaya organizma hücreye hücre katarak büyür. Film ilerledikçe saçma saçan hareketler yaparak tehlike atlatırlar ve en büyük aptallığı da biyolog olan erkek esir yapar, yaratığın sıcağı sevdiğini ve soğuk ile ilgilenmediğini keşfeder. Dükkanda bulduğu tüm buzlarla kendi vücut ısısını düşürür. Tek amacı dışarı çıkıp arabayı alarak dükkanın önüne kadar gelebilmektir. Tabii ki başaramaz... Film ciddi anlamda büyük bir felaket olmakla birlikte insanda anlatma isteği dahi bırakmıyor. Sinemaya gidip de bu güzel havalarda kendinizi içeriye tıkmayın evinizde dayanabildiğiniz yere kadar izleyin derim ben... Yada izlemeyin boşverin...
31 May 2009
Blindness

Blindness izlenmeye değer bir film gibi gözüküp, sinirlerinizi bozup bırakan bir film. Yönetmenliğini Fernando Meirelles yaptığı film bir uzakdoğulunun trafikte birden bire kör olması ile başlıyor. Yardımına koşanlara da körlüğü bulaştıran kişiyle yayılan hastalık şehirde panik yaratır. İlk etapta yönetmen aralarında göz doktoru (Mark Ruffalo) ve doktor muayenesine gelen kişiler dahil 10'a yakın kişiyi kör ederek karantina altına alınırlar. Hükümetin herhangi bir yardım yapmadığı karantina altındaki insanlar zamanla çoğalır ve büyük bir hangarda kendi hallerine bırakılırlar. Bu kör insanların yaşamını, açlık, pislik, körlük ve birbirleri ile olan savaşlarını anlatır. Karantina altına kendi isteği ile girmiş tek bir kişi ise doktorun karısıdır (Julianne Moore).
Filmin detaylarını anlatmayacağım, izleyerek kendi sinirlerinizi kendi yorumlarınızla bozabilirsiniz. Benim anladığım kör bir insanın bir sürü gören kişinin arasında yaşaması mı yoksa herkesin kör olduğu bir yerde tek gören olarak yaşamak mı daha zor? Evet bana anlattığı buydu konunun. Tabii filmin Jose Saramago'nun kitabından uyarlama olması filmden sonra çok daha keyif almak için kitabının okunmasından yanayım.
Not: Filmde bir çok mantık hatası bulabilirsiniz bunu da bilerek izleyiniz filmi.
28 May 2009
The Uninvited

The Uninvited içerisinde pek de korku öğesi barındırmayan, yer yer havada kalan olay çizgisiyle ve ne var ne yok her türlü cevabı en son dakikaya sığdırmış 2009 yılı yapımı ters köşe bir gerilim filmidir. Başrolünü Emily Browning’in "Anna" karakteri ile oynadığı film camiada klişe olarak nitelendirilmiş. Akıl hastanesinde tedavi gören Anna, hasta ve yatalak annesinin çıkan yangında öldüğüne şahit olmasının ardından yaşadığı travmayı atlattığına kanaat getirerek evine döner. Evde (-ki pek büyükçene okyanus dibinde bir hanedir) ablası Alex, babası ve hasta annesinin eski hastabakıcısı ve babasının yeni sevgilisi Rachel vardır.
Çıkan yangının bir kaza olmadığını düşünmeye başlayan Anna ve Alex, Rachel’ın tuhaf üvey anne triplerinden kuşkulanarak kadının gerçek kimliği hakkında araştırma yapar ve kandırıldıklarını anlarlar. Babalarına durumu anlatmak isteseler de bunda başarılı olamazlar. Bu arada hastaneden çıkan Anna değişik hayaller görür. Öldürülmüş 3 kardeşin katilinin babasının sevgilisi olduğuna inanan Anna ve Alex gerilimli zamanlar yaşarlar...
Sıkıldım hemen filmin sonuna geliyorum; Alex, Rachel’ı bıçakla doğrayarak çöp kutusuna atar. Biz bu şekilde görüyoruz en azından ekranda, fakat filmin sonunda bakıyoruz ki; annesi ölmeden evvel babası ve bakıcı Rachel’ı sevişirken gören Anna, annesinin yattığı barakaya giderek biraz benzin alır (depo olarak da kullanılan bir yer çünkü) ve aklındaki düşünceyi yani babası ve Rachel’ın bulunduğu evi yakmak için yola koyulur. Bu arada Alex sahilden sarhoş bir şekilde gelerek annesinin yanına girer, masanın üstünde duran mum devrilir ve baraka havaya uçar. Yani yangını çıkartan Anna’dır. Yine o gece olaya tanık olan arkadaşı Matt’i de geçirdiği bir nöbet sırasında öldüren Anna nöbet sonrasında (cinayetleri işlediğini hatırlamamaktadır) cinayeti Rachel’ın işlediğine inanır. Filmin en sonunda ise görürüz ki Rachel’ı, Matt’i ve annesini de öldüren Anna’dır. Alex ise sadece bir hayaldir. Çünkü o gece barakayla birlikte havaya uçmuştur.
Üstünkörü anlattığım bu kötü filmi daha da berbat hale getirmemi saymazsanız; “haydi biraz gerilelim, çok iyi bir film olmasına gerek yok” diyenler için uygundur. Fakat fazla bir şey beklememenizi dilerim. Sanırım artık iyi korku, gerilim filmi yapılamıyor ya da bizler büyüdük ki artık korkmuyoruz.
20 May 2009
X Men Origins Wolverine
16 Nis 2009
iksv
Filmlerden Aya Seyahat'i ilginç buldum. İzlemiş olanlardan dinlemek isterim.
10 Nis 2009
Revolutionary road
Gün içerisinde aklıma gelenleri yazıya dökme işinin yerini yazacaklarımı sadece planlamak aldı. Fakat elim nedense klavye tuşlarına gitmez oldu. Dikkat ettiğim şey ise geçen yıl da aynı zamanlarda bu tarz bir duygu durumu içerisine girmişim. Demek ki; bu ana özel bir şey yok ortada...

Kısaca özet geçmem gerekirse, sıklıkla belgesel izliyorum. Araya ise son çıkan filmleri sıkıştırıyorum, karışıyor ortalık... Mesela; Revolutionary road beni etkileyen filmlerden biri oldu. Sam Mendes'e ait film bir Richard Yates romanı ve 2008'de perdede yerini almıştır. Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ne kadar uyumlu bir ikili olduklarını kanıtlamışlardır bu filmle. Bu unutulmaması gereken bir detaydır bence.
April ve Frank Wheeler 1950'lerde aşık olup evlenen bir çifttir. Evliliklerinin ilerleyen zamanlarında hayallerini ertelediğini düşünen, monotonluğun ilişkiyi kısırlaştırdığı kanısına varan April, Frank'in de artık eskisi gibi hissetmediğini düşünerek Paris'e taşınma fikrini (Frank'in hayali) ortaya atar. Aslında çocuklu bir çift için büyük bir risktir ve risk alınmadan da gelecek için böylesi bir değişim sağlanamaz April için. April karakter olarak; kendini bilen, gerçekçi ve başkaldıran bir ev hanımı. Frank ise; umarsız, eşini dilediğinde aldatabilen ve egosunu şişirme gereği duyan, bencil bir adam. Buna karşılık dışarıdan bakıldığında herşey tam, mutlu, çocuklu, genç bir aile olarak görünmektedirler.
April Paris'e yerleşme hayalini Frank'e anlattığında çiftin değişiklik düşüncesi filmdeki sıkıntılı havayı dağıtmaktadır. Zannedersiniz ki; Paris ile birlikte çift üstlerindeki gerginliği atarak hayallerinin doğrultusunda mutlu olacak fakat Frank'in işyerinden altığı terfi ile inanılmaz bir bencillik örneğine tanık oluyoruz. Tüm evliliğini kurtarma hayallerini Paris'e bağlamış ve planlarını buna göre yapmış olan April için bu durum evlilik hayatı için bir bitiş olur. Aşk artık gerilerde kalmıştır. Aşkın yerini kavgalar, laf geçirmeler akabinde kendine dönük, yalnız ve tekdüze bir yaşam alır.
Sonuç itibari ile hayal kırıklığını kaldıramayan ve bir şekilde hem Frank'ten hem de kendisinden öç almak adına ikinci bebeğini kendi kendine düşürmeye çabalayan April kan kaybından ölür. Bu da Frank'e kapak olur...
Film genel olarak beni üzdü, romantik bir film beklerken gerçeğin ortasına sizi fırlatarak gerim gerim geren bu film Kate Winslet'in ne kadar muhteşem bir oyuncu olduğunu tekrar tekrar göstermiştir.
Arşivinizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.
29 Mar 2009
Taxi Driver


7 Mar 2009
Dead like me - Life after death
5 Mar 2009
The boy in the striped pyjamas


4 Mar 2009
Rachel getting married

Filmin buruk yanları kadar eğlenceli anları da vardı. Mesela Sidney ile kızların babasının bulaşık makinesine en çok bulaşığı en kısa sürede yerleştirme bahsi, yaşanan curcuna.
Film hareketli kamerayla çekilmiş, geneli yakın çekim ve sanırım arada el kamerası kullanılmış. Bu da filme inanılmaz bir doğallık ve sempati katmış. Bana kalırsa filmi seven kadar sevmeyen ve bunalanlarda olacaktır. Her kesime hitap etmediğini düşünüyorum.
Ve ayrıca; her telden soundtracklere sahiptir. Bayıldım dım dım...
3 Mar 2009
Güneşin Oğlu
Güneş tutulması ile değişime uğrayan emekli öğretmen Fikri'nin önce üniversite öğrencisi Ahmet, garson Burak, kiralık katil Murat, sonrasında Şair
Filmde Haluk Bilginer'in ağlaya ağlaya söylediği şu dizeler beni benden almıştır oturdum yazdım kelime kelime...
Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten
İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çoook canım sıkılıyooooo kuş vuralım istersen
Sonuç olarak güneş tutulması anında doğmuş kişiler güneşin oğlu ya da kızıdır ve ölümsüzdür. Ölen kişilerin yerlerine geçebilirler çünkü ruhları özgürdür.
Aranızda güneşin evladı olan var mı?
1 Mar 2009
The Reader

"The Lady with the Little Dog"
Bu cümleyle başlamak istedim filmi anlatmaya. Anton Chekhov'a ait bir kitabın ismi.
Son zamanlarda o kadar güzel filmler varki sinema dünyasında heyecanlanıyorum ve hepsinden bahsetmek istiyorum.
2008'in en en iyi filmlerinden biri olan The Reader 'ın yönetmeni Stephen Daldry. Bernhard Schlink kitabından uyarlanmış filmin başrollerini Oscar kazandıran Hanna Schmitz rolü ile muhteşem insan Kate Winslet, Michael Berg karakterinin gençliğini canlandıran adını ilk kez duyduğum David Kross ve yine aynı karakterin yaşlılığını oynamış Ralph Fiennes.
1958 yılında Batı Almanya'da 20'li yaşların ortalarında olan Hanna'nın tesadüf eseri 15 yaşındaki Michael ile tanışmasıyla başlar film. Michael ilk cinsel deneyimini yaşadığı Hanna'ya aşık olur ve bu şekilde yaşamaya başlarlar. Zamanla Hanna Michael'dan ona kitap okumasını ister. Hanna kitaplarla sevinir, heyecanlanır, korkar, ağlar... Hanna asla kitap okumaz çünkü o ona kitap okunmasından hoşlanır.
Michael 16 yaşına bastığında Hanna hiçbirşey demeden çeker gider. Böylece Michael onu uzun bir süre görmez. Bu zaman zarfında Michael hukuk öğrenimi görmeye başlar. Yaşıtlarıyla beraberdir vs... Yapacağı meslek gereği dava izlemeye gittiği bir gün Yahudi soykırımı yapan Nazi gardiyanlarından 6 kadın arasında Hanna'yı görür. Ve film başladığı dakikadan itibaren sizi kucakladığı hüznü iki katına çıkartır şaşkınlığınızın yanında. Daha fazla anlatmak istemiyorum çünkü bana tüm filmi anlattığım içn kızıyorlar.
Film Batı Almanya'da geçmesine rağmen dilin İngilizce olması tek fiyaskoydu bana sorarsanız. Bu ayrıntı beni inanılmaz rahatsız etti. Fakat bunun dışında inanılmaz etkileyici ve akıllardan silinmeyecek bir film ve bir Kate Winslet idi.


